31 Ağustos 2016 Çarşamba

neden sorusunun yarattığı sıkıntının yaklaşık 20 yıldır sürüyor olması da kendi başına başka bir sıkıntı değil mi diye soruyorum kendime..
artık sadece kendime soruyorum galiba..

eskiler falan oldu artık:
https://youtu.be/LO0Oys2y7f4

yıldırım

Yıldırım düştü, yerden gökyüzüne doğru bir toz bulutu dağıldı. Masa titrek olsa da üzerindeki şişe devrilmeden beklerken bardaktan son damla dilinde dağılıyordu. İşte o an içinde denizin delirdiği, rüzgarın uçurduğu yapraklar ile sadece karmaşa vardı. Aydınlık sadece trafik lambasıydı, tüm dünya karanlık ama siyah içiydi. Şişe boşalmış, kalbi şişmiş, gözleri boş kalmıştı. Kafasında kocaman bir delik tüm karanlığı, rüzgarı, denizi, yaprakları, yıldırımı, şarabı, trafiği, lambayı içine alıyordu. Ağzı ile sıktığı kurşunlar karşısındakini kör eder ama öldürmeyi beceremezdi. Kendini öldürme düşüncesini kaybetmiş, isteği olmamış birinin başkasını öldürmesi nasıl olabilirdi ki. Ama oldu, kör gözler uçuruma yol oldu.
Adımlar net, rüzgar cesaret vericiydi. Uçurum ise sessiz ince bir ıslık ile davet ediyordu. Gözler görmesi gerekeni kaybedince, kayba neden olan sözcükler mi itmiş olur?
Yoksa insan kendi mi koşar hep uçuruma?
Kenarında oynamak başka..
Ölüme küfürler sallayarak boşluğa kusmak yalnızlık. Ama dostun sözcükleri ile ile düşmek, düşerken aşağıdakilerden önce yere vurmak ve dibi aramak.
İnsan düştüğü kadar ölür, öldükçe katil olur düşlerin, katil her zaman kölesidir düşüşün..
İnsan ölür düştüğü kadar,
Damla damla özgürlük kaybolur
Öldükçe katil olur düşlerin
Düşüşün kölesidir
Hep, zaman her
Düşüş ölüme özgürlük kaybı ile gelir uçuruma aşıksan ve ancak düşlerin katili seni iter o uçuruma, her zaman sen kendinden
Geçersin hep ölüm vardır en dipte
Ama hep dener sonunda uçurumun senindir
Ölür düşler atladığında
Özgürlük düşerken kulaklarını kesen rüzgardır
Sadece yanılsama
Sen rüzgar olursun
Hep denersin, farklı sırada aynı sözcükler ile farklı anlamlar arasın
Ama en dipte hep ölüm, hep kölelik  vardır
Celladın hep dostun, içindeki hep yalnızlıktır
..

23 Mayıs 2015 Cumartesi

kalmış

olasılıkların daraldığını hissediyordu. gözleri kapalı, karşısındaki karanlığa ileriyor, kollarındaki ağrıyı vücuduna yayarak güç toplamaya çalışıyordu. durdu. duruşunun anlamsızlığı kadar boş, düştü. karanlığın içinde tuzla buz bilincinin içinde kayboldu. karşısı, yanı, arkası, önü kalmadı, o hiçbirşeyin içinde yokluğuna daldı.

yerde kollarındaki adamla yatan kadına bakan herkes, durmuş şaşkınlarını kusuyordu. saçma sapan birçok şey söyleniyor, hepsi havada kayboluyordu. şaşkınlıklarının nedeni kadının paramparça elbisesi değil, taşıdığı adımın cüssesiydi.

ikisi de yerde bilinçsizce yatarken ambulansın sesi yakınlarak yaklaştı. hastanede sadece ölülerin rahat ettiği doğru değil, o gün kimse ölmediğine göre herkesin rahatı yerinde olmalıydı.

sabahın karanlığı yenilirken, bahçedeki toprak kokusu, yağmurun gelişini bağıran bulutlar ve ağaçların yağmur dansı ile uyandılar. kimse yoktu, ölümlerini bekleyen kimse yoktu.

herşeyi kaybetmiş, özgürlüğünü kazanmış güneşin gömülerek ısıttığı gibi denizin ayaklarını yaladığı bir an düşledi. gözlerini kapadı, bankın ıslaklığı tüm vüducunu sarmadan yağmur ince damlalar ile yüzüne vurmaya başladı. kalabalığın yıktığı hastane mesai başlamadan daha sakindi, bahçe yağmur nedeniyle tamamen boş, sadece rüzgarın yaprakla çaldığı şarkılar vardı. düşüne kapılmışken, gözlerinin karardığını tekrar karanlığa karıştığını fark etti, gözlerini açtı. banktan kalkıp koşarak kaçmaya başladı. yağmur koştukça hızlanıyor, dünya yavaşlıyordu. bahçenin sonuna doğru kendini yerde buldu. başından akan kanlar yağmur ile tüm boynunu sarmış, doğrulmaya çalışırken vücudunu kaplıyordu. doğrulduğu an kendini tekrar yerde buldu. görünmez bir el onu yere yapıştırmış gibiydi.

aradan geçen 8 ay, zamanın geçiş hızı ile anlamsızlığı arasındaki bağı kurarak bazı şeyleri yarım bıraktı..

14 Nisan 2014 Pazartesi

bekleyiş

Karşı kaldırımda duran adamın kalabalığa katkısı yoktu. Kalabalığın ise adamın varlığı ile ilgilendiği yoktu. Sadece duruyor, sadece geçiyorlardı. Etkisiz bir adım attı, tepkisiz bir hareketlenme ile kalabalık açıldı. Adamın elindeki paket parçalanırken içinden fırlayan çiviler vücutlara saplanıyordu. Adam kalabalığa karıştı. Kabul edilmemiş olabilir, herkes kan ağlıyordu. Gözleri akan onlarcası adamı içlerinde hissettiler. Adam ise kabul edilmeden ulaşabildiği herkese bulaşmıştı. Bulaşık kurumadan yıkanmalıydı, bazıları öldü bazıları ise kustu. Ancak kimse içine sindiremedi.
Yıllar sonra bile bu olay anıldığında birçoğu hala kusmadan duramaz, hissetmekten korkar. Yalnızlığın ne olduğunu anlayabilmek için çevrendekilerin bir anda buharlaşması gerekmez. Kimse kendini yok etmeyi kabul edemez. İntihar etmek belki de bunalımın dip noktasıdır. Ama bunalımını fark eden, insanın aslında yalnızlığını fark eder.
Adamın ise varlığını sadece karşısındaki insan hissetmiş, yokluğu ise her gün içini oymuştu. İşte o gün evden gülümseyerek çıkan kadın gibi. Karşı duvardaki yamuk harfleri, yüzüne vuran güneşle selamlamış ve her zamanki gibi hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Her gün aynı yoldan, neredeyse aynı adımlarla işe gidiyor olması onun için çok normaldi. Sade giyinen, gülümseyerek insanları ısıtan biriydi. Serviste kitap okur, çalıştığı yerde insanları eğlendirirdi.
O gün işten çıktığında servise binmedi, birkaç arkadaşı ile kahve içip vakit geçirmek için bir alış-veriş merkezine gitmişti. Akşam eve dönerken bankta ağlamakta olan adama rastladı. Adamı geçtikten birkaç adım sonra adımları yavaşladı, durdu.
Banktaki adam başını, göz yaşlarının yüzünden akmadan doğrudan yere düşmesini sağlayacak şekilde kollarının arasına almıştı. Ağlıyordu, sessizce akıyordu sıkıntısı. İçinde sadece boşluğu ve yankıları vardı.
Kadın geri dönerek adamın yanına oturduğunda, yana doğru dönen yüzde kızarmış iki göz dışında yaşam belirtisi göremedi.O an kadının içine düşen karanlık, gözlerindeki acıyla birleşti. İki damla göz yaşı süzüldü, yanaklarından dudaklarına, tuzlu-tatlı bir tat bıraktı. Kan yüzünden çekilmeye başladı. Kadın hızla adamın yanından kalkarak uzaklaştı. Ayaklarının altında acıyla eve döndüğünde dudakları kurumuş, gözleri kızarmıştı. Yalnızlık bulaşıcıdır, ama ya ölüm? İnsan içinde hissettiği boşluk ile ne kadar kendini ayakta tutabilir.
Kadın artık hastaydı ve tüm hastalar gibi ölüm korkusunu içinde hissediyordu. Aklında o kırmızı iki göz dışında hiçbir şey yoktu. Hastalığı ilerledikçe kendinden çalıyordu, her gün eve daha geç geliyor, her sabah biraz daha geç kalkıyordu. Korkunun yenildiği an ölümün fışkıracağını bilircesine daha çok konuşur ama daha az gülümser olmuştu.
Zamanın eridiği, yaşamın sönükleştiği, rüyaların yandığı bir döngüde uyanmıştı. Sadece ölebilirdi, o iki kırmızı gözde bitebilirdi sözcükleri. Aşkın ölümü ile yanabilirdi. Bildiği hiçbir şey kalmamıştı, inanabileceği ne olabilirdi. Tanrı sorgusu bir sanrıydı. Varlık arayışı ise ölümünü anlamlandırmak olabilirdi. Kendi gibi olmayanlardan, başkası gibi olamayanlardan kaçarken hep düştü. Hep aynı yanılgıya bulaştı. Hep yanındaki iki gözü aradı. Kandırmayı ve kandırılmayı bıraktığında hayatını kaybetti. Yalanı yaşamaktan geri çekildi. Geriye sadece hiç kalmıştı. Belki de tek gerçeği hiçlikteydi. Belki de herkesin tek gerçeği hiçlikti. Neyzenden farklı, Niçeyle alakasız, Mevlana'dan uzak, tanrısızlığın netliğinde, Azil'in deliliğinde hiçlikteydi. Herkesin yalnızlığı nasıl farklıysa hiçliği de farklıydı. Farklığın yok olduğu tek yer ölüm olabilirdi. Aşkını yoklukta yaşayan, hiçliğe düşmüş ve yalanda yaşamayı bırakmış biri nasıl..
Eksik kalan tümcelerin ne anlamı olabilirdi. İnsan eksikken geriye neyin önemi kalırdı ki? Sormayı bırakmıştı, düşünmeyi bırakabildiğinde Nirvana'yı bulabilirdi. Ama şu an aklında sadece düşünceler vardı. İnancı kaybolmuş, varlığı dağılmış, yaşama direnci güçlenmişti. Yaşamıyordu senin gibi. Nefes aldığında karnında sancı ile dolaşıyor, aşkı hissetmişliği ile yalnızlığında bitiyordu.
Kaldırımında karşısındaydı, günlerdir dolaştığı bankların arasında..
Patlayarak biten bir düştü.
Yere düştü ve içinde hissetti, aradığı iki kırmızı gözü. Anlayabiliyordu, bunca zaman neden beklediğini. Herkes birini bekliyordu ve herkes kendi hiçliğinde duruyordu.
Koşturduğuna bakma, herkes duruyor ve bekliyor, yalnızlığında, yokluğunda, aşkında ve hiçliğinde..

31 Ağustos 2013 Cumartesi

yarım

Taşların arasına, güneşin sızabildiği her yere soğuk da sızıyordu.Ayaklarının karıncalanması, ellerinin yeni uyuşmaya başlaması gecenin artık vazgeçilmez karanlığının kabul edildiğini gösteriyordu. Sahip olduğu sadece üzerindeki elbiselerdi, onlar bile çöpe atılmış tüketim artıklarıydı. Gözleri karanlığın içinde kaybolmuştu. Donmamak için ayağa kalktı, boşlukta attığı ikinci adımda sendeledi. Karanlığın içinde ışığı buldu, sokağın duvarlarına sürtünerek ilerledi. Pürüzlerinde duvarların, aradığı çağrıyı buldu. Cebindeki boya kutusunu çıkardı, tümce net ve bilindikti, ama yanlız değildi:

Mülkiyet hırsızlıktır ve çalışmak kölelik..

Sonsuzluğu bilmeden aramak, sonu bilerek durmamaktı iki nokta.. Sokakta iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi eğriler çizerek bulabilirdi. Elindeki şişeyle ağırlığını dengeliyor, devrilmeden yürümesini bu sağlıyordu.

Yarım tümcelerle aklında kayboldu, sızdığı bankta bekledi sabahı ve yarım kalmış herşey gibi bir kenarda kaldı. 

2 Haziran 2013 Pazar

tırmanmak

karanlık içinde uyandığında aklına tek birşey geldi.

karanlığın üzerine örtüldüğü..

işte o an gözlerini kapatarak ayağa kalktı, sadece baş dönmesi ile karşılaştı. kimse karşısında durmuyordu. kimse yoktu çünkü.

kimse karşımdaki, kimse?

dudakları yarım tümceler ile salyasını akıtarak kesildi..

masa karmakarışıktı, sokak ise düzenlenmiş. dışarı attığında kendini adımlarını takip etti. anlamsız adımlarının götürdüğü yere gidiyordu. karşısına çıkacak ilk insana kusabilirdi. ilk insan o olabilirdi. hiç kimsenin bilmediği bir dili konuşabilirdi. sadece kendi dilinde sıkıntı vardı.

kafasında dolaşan melodiyi yakalamaya çalıştı, sözleri seçmeye. özünü yakalamaya çalıştı. bugüne kadar hep çalışırmış gibi görünmenin sıkıntısını bildiğinden ağırdı gerçekler.

alone in myself
alone and no way
it's not my logic but i can't get myself no way
i am ugly
i am holy
others want to play with my mind take it away...
city sick
something's wrong in it
brick by brick
perfectly nothing...

don't tell me your truth
into my eyes
just blow it to me
kill that holy with cold blood

aklında eski bir şarkıya takıldı, aklına isyandaydı. bilemedi hiçbir zaman kendinin ne kadar yok olduğunu. işte o anlardan birinde eriyordu. ayaklarının altındaki yol, aklındaki düşünceler herşey eriyordu.

anlıktır, kusmak ve bağırmak..

küçük tümceler ile ilerledi. küçük adımlarla. sallanıyor olması, yıkılacağını göstermiyordu. yıkılsa ne olur ki? kaldırım taşı ile çarpışan bir yanaktan en fazla fışkıracak kan bir bardak şarap kadardır.


21 Nisan 2013 Pazar

kesmesiyah

masanın karşısında oturup ekrana bakan gözlerinin akışını beklerken, aklında sadece tek bir şey kalmıştı. yokluğun ve hiçliğin yakarışları..
dengenin yokluk ile hiçlik arasında kurulamacağını biliyordu. anlamsız sancıların doğurduğu günlerde nefes alıyordu. nefesini sadece aşkına saklamalıydı, sadece o yüzde patlamalıydı tümceleri. yaktığı tüm kağıtların küllerinde boğulabilirdi, ama o boğazındaki alkol ile gözlerini açtı.
yarattığım karanlık odanın ortasında beyaz tepelere bakarken bulan kendini, karmaşanın rengini işte bulur. 
bulduğu sadece kesmesiyah olanların, kendi acılarında boğulanların hırıltısı yankılanır duvarlarda.
müzik hep vardır, yankı bazen..
yankılarına koşarsa bazıları, kapılardaki kilitleri kırmaktır isyan. hep belkide hep isyanda arar durur insan çıkışını. kaçışı olmayan bir labirent gibi, girişi olmayan bir odadır yaratılan. içine doğar karanlığına ölürsün.
rahatça uyuşabilirsin, müzik nettir. gitarları düşünürsün ne zaman gelecek diye..
kendine isyandır, varlığa küfür yaptıkların..
durmadan koştukça oda küçülür.. insan büyür..


The Thinker

karşısında dikilen insanların hiçbiri orada değildi. o taş gibi, hareketsiz duruyordu, insanlar akıyordu. yağmur omuzlarından kayıyor, dirseklerinden damlıyordu. rüzgar yaprakları uçuştururken, bulutlar tekrar çatladı. gök kan kusuyor olmalıydı ki ancak acısı dinsin.

dinen hiçbirşey olmadı, ne yağmur ne de acısı..
kusan sadece ayaklarının altında oturan en iyi dostuydu, şarap kokuyordu..

düşündü, hep yaptığı gibi durarak, hep aynı noktaya bakarak. herşey silinmişti. sadece aklını..

neden garip isimler kaldı geriye, gerçekleri sorgulmak için mi?
Bayülkem, Göktulga, Künmat, Pişdar, Rodin


2 Mart 2013 Cumartesi

ket

ayakkabıların içine parlak çakıl taşları doldurulmuştu. tokanın moda olmasından dolayı sıkıldı, yukarı doğru gözleri yükseldi. vitrinde kendi yansımasına baktı. saçları ve eteği, üzerindeki gömleğin köprü olması ile birleşiyordu. bir saniye içinde onlarca kombinasyon ile elbiselerini gözünün önünden geçirdi, hepsi vitrindeki yansımasında üzerinden aktı. elindeki paketleri düzelterek ayakkabı dükkanına girdi. numarasını ezbere bilen tezgahtar ona tokalı modellerden bir sunum yaparkan o üç tanesini gözüne kestirmişti. hızlı karar verdi, eli çantasında kredi kartını buldu ve bir anda kasadaki görevlinin önüne bıraktı.

cellat önüne atılan kılıcı hızlıca mankinanın içine sapladı. ama bu ölüm için yeterli değildi. acıyı hisseden makina tüm düzeni bozabilecek bir anlamsızlıkla kılıcı geri kusmuştu. celladın da sahibinin de pes etmeye niyetleri yoktu. bir an göz göze geldiler ve cellat hızlı bir şekilde kılıcı tekrar kavradı bu sefer makinanın boynundan aşağı doğru bir hareketle onu eşit olmayan parçalara ayırmaya çalıştı. üçüncü seferde makina direnmeyi bıraktı. kustuğu sadece varlığını sürdürebilmek için ortaya dokülen büyü sözcükleriydi. bir parşömen üzerinde küçük karakterler ile yakılarak yazıldılar. hepsi geri dönüşü olmayan bu büyünün etkisi ile biraz daha soluklaştılar. hepsi yakmayan ateşin içine doğru bir adım daha attılar. hepsi yolculuklarının sonunu bilerek yürüdüler. hepsi sıkıcı hayatlarından ölerek kurtulamadılar.

ayakkabı kutularının eklenmesi ile paketlerinin hacmi daha da arttı, artık dışarı çıkması gerektiğini düşündü. zamanı gelmişti. yeterince almıştı, evde gerekli düzenleme için kafasındakileri sıraya koyması gerekiyordu. oturup bir kahve söyledi. dışarıda gürültü dışında hiçbirşey yoktu. sadece cızırtı ve sürtünme.

herkes oturduğu için topuklarının sesi bir fark yarattı. bir kaç göz yüzünde, bir kaçı da sesin kaynağında takıldı. hiçbiri düşünmedi, refleks dışında hiçbir hareketlerinin anlamı yoktu. hepsi cızırtıya dönüşerek yok oldular. arkasında kalan insanlardan koparak yolda bekleyen taksiye binerken rüzgar yüzüne sürtünüyordu.

güneş saatlerle öldürüldüğünde, sabaha sadece uyku kalmıştı. her köle gibi koşturdu, çalıştı, yorulmadan gülümsedi. anlamsız saatlerini saydı, gözleri ağrıdı, beyni bulandı ve midesi karıştı. sadece sıkıntı kustu.

yorulmuştu..

mesai bitimiş, servis hareket etmişti. nehirde ilerleyen kayıklar ve onların içindeki köleler ile yolculuk başlarken günün dedikodusu camlarda buğu bırakıyordu. sırayla boşalan kayıklardan insanlar hızlı ve anlamsız adımlarla kaçıştılar. o bir an durdu. yönünü değiştirdi. yıllardır önünden geçtiği kalablık sokağa ve sokağın kollarından daha az kalabalık olana girdi. önünde durduğu bara yıllardır girmemişti. içerde topuk sesini bastıran bir müzik ve sigara dumanı vardı. sürtünme sadece ateşin yayılmasını sağlıyor, insanlar asık suratları ile oturuyordu. masanın ayaklarına dayanmış bankı çekerek oturdu. votka istedi, buzlu.

önünde duran boş bardağın dolmasını istiyordu. suratı asılıyor, üstündeki kıyafetlerin yarattığı farklılığı kalabalıkta eriyordu. işte o an küçük bir kuş votkayı masaya bıraktı. gözleri kesiştiği an yutkunarak bağırdı: teşekkür ederim. kız müziğe verdiği kulaklarını yok sayarak dudakları okudu, anladı ve kendi dudakları ile geçiştirdi: bir şey değil.

birşeydi, o dudaklar ağızına götürdüğü sigara ile ayrı birşeydi. votkasını yudumlarken kızı izliyordu. umursamazlığına bakıyor, kollarını takip ediyordu.. bir votka daha istedi, birşey daha değdi gözlerine. gözlerindeki damarlar. o damarların merkezine baktı. başı döndü, fısıldadı. kendi bile duyamadı, içinde bile ezildi sözcükler. ama ses tellerinde titreyen harfler sözcükleri bağlamış, gözleri o çukura bakmıştı bir kere.

gürültü, duman ve kalabalık bir anda kesildi. ortaya çıkan kılıç celladı da kesti. dışarı beraber çıktılar, sarhoş sokakları boş olanlara bağladılar. eve yaklaştıklarında yağmur yeni başlamıştı. herkes ıslandı, sadece sessizlik tüm kuruluğu ile sürtündüğü herşeyi yakıyordu. kaldırımlar yağmurla yumuşamış, banklar eriyerek akıyordu.birbirleriyle eridikleri o gece, sabah güneşi ile buharlaştılar. sabah odada sadece buhar vardı, ölümle aşkın karıştığı.




27 Mayıs 2012 Pazar

sanrı


saatlerce sokaklardaydı. iki kere kustu, hep ıslandı. yağmur terkedilmişcesine ağlıyor, bulutlar daha karanlık olamadan kesmesiyah'ta kalıyorlardı. hepsi boşalmış, çoşkuyu gören gelmişti.

kaldırım kenarındaki kanaldan akan su ayaklarının oluşturduğu barajı aşıyor, bir miktar durakladıktan sonra yoluna devam ediyordu.

kimse sokakta o lambanın altında oturan adama dönüp bakmadı. kimse o sokakta beynini kaldırımda tekmeleyerek parçalayan o adama bakmadı. kimse bakmadı. aslında bakacak kimse de yoktu. o saatte kediler bile yağmuru görünce kaçmıştı. kimse ıslanmıyor, kimse istemiyordu.

gözlerindeki karanlık gölgeleri bile kaçırmıştı. sadece o adam ve o adam vardı. kendinden başka kızabileceği hiç kimse yoktu. kendi boğazında elleri yağmuru emiyordu.

yavaşça ayağa kalktı. sokaktaki koku sadece boşluğun kokusuydu. dudakları sırılsıklam, gözleri sırılsıklamdı. acıyordu. saçlarını karıştırdı sanki kafasındaki ağrıyı yağmurla dağıtacakmış gibi. ağır adımlarla sokakta ilerledi. dışarıda dolanacak hiçbiryer yoktu. açık bir yer buldu. sırılsıklam sigarası ile girdi içeri, iki şişe şarapla dışarı çıktığında yağmurun yağdını fark etti. eve gidinceye kadar tüm suyu emdi dizleri.

bebek bir tanrı. sürekli doğuyor. sürekli onun boğazında ellerim. sürekli ölüyorum.

istemediği herşeyi kendinin yarattığını düşündü. düşünde bir tanrı ile öldü. ellerinde küçük bir boğazın izleri ile.

kapıyı gördüğünde, ellerinde sadece hiçliğin izi vardı. gözleri kan rengi, yüzü boşbeyaz'dı. yağmur onu sakinleştiren, dayanabildiği kadar yaşatandı.

tek bir umudu vardı.

eve girdiğinde göğsünde patlayacak bombanın pimini düşündü. o dudakların arasında olabilecek herşeye öldüğünü. öldüğü herşeyin o dudaklar arasında eridiğini biliyordu. istiyordu, sadece o dudaklarda ölmeyi.