27 Mayıs 2012 Pazar

sanrı


saatlerce sokaklardaydı. iki kere kustu, hep ıslandı. yağmur terkedilmişcesine ağlıyor, bulutlar daha karanlık olamadan kesmesiyah'ta kalıyorlardı. hepsi boşalmış, çoşkuyu gören gelmişti.

kaldırım kenarındaki kanaldan akan su ayaklarının oluşturduğu barajı aşıyor, bir miktar durakladıktan sonra yoluna devam ediyordu.

kimse sokakta o lambanın altında oturan adama dönüp bakmadı. kimse o sokakta beynini kaldırımda tekmeleyerek parçalayan o adama bakmadı. kimse bakmadı. aslında bakacak kimse de yoktu. o saatte kediler bile yağmuru görünce kaçmıştı. kimse ıslanmıyor, kimse istemiyordu.

gözlerindeki karanlık gölgeleri bile kaçırmıştı. sadece o adam ve o adam vardı. kendinden başka kızabileceği hiç kimse yoktu. kendi boğazında elleri yağmuru emiyordu.

yavaşça ayağa kalktı. sokaktaki koku sadece boşluğun kokusuydu. dudakları sırılsıklam, gözleri sırılsıklamdı. acıyordu. saçlarını karıştırdı sanki kafasındaki ağrıyı yağmurla dağıtacakmış gibi. ağır adımlarla sokakta ilerledi. dışarıda dolanacak hiçbiryer yoktu. açık bir yer buldu. sırılsıklam sigarası ile girdi içeri, iki şişe şarapla dışarı çıktığında yağmurun yağdını fark etti. eve gidinceye kadar tüm suyu emdi dizleri.

bebek bir tanrı. sürekli doğuyor. sürekli onun boğazında ellerim. sürekli ölüyorum.

istemediği herşeyi kendinin yarattığını düşündü. düşünde bir tanrı ile öldü. ellerinde küçük bir boğazın izleri ile.

kapıyı gördüğünde, ellerinde sadece hiçliğin izi vardı. gözleri kan rengi, yüzü boşbeyaz'dı. yağmur onu sakinleştiren, dayanabildiği kadar yaşatandı.

tek bir umudu vardı.

eve girdiğinde göğsünde patlayacak bombanın pimini düşündü. o dudakların arasında olabilecek herşeye öldüğünü. öldüğü herşeyin o dudaklar arasında eridiğini biliyordu. istiyordu, sadece o dudaklarda ölmeyi.

4 Mayıs 2012 Cuma

tanrı

yavaşça ayağa kalktı. odanın içindeki koku, sigara ve uyku kokusuydu. dudakları yapışmış, gözleri acıyordu. saçlarını karıştırdı, sanki kafasındaki ağrının kaynağını ara gibi. ağır adımlarla odanın içinde dolandı. masanın üzerinde duran kağıtları karıştırdı, birini aldı. okumaya başladı:

İsterim, İsterim

Ağzı açık, bebek tanrı
Sınırsızca kel, bebek kafalı olsa da,
Annesinin memesi için ağlar.
Yarılır ve çatlar kuru volkanlar,

Kum aşındırdı sütsüz dudağı.
Yabanarısını, kurdu ve köpekbalığını çalıştıran
Ve sümsük kuşunun gagasını tasarlayan
Babasının kanı için ağladı sonra.

Kuru gözlerle, o müzmin cet
Doğrulttu adamlarını deriden ve kemikten,
Taçta yaldızlı telden ok uçları,
Kanlı gül bedeninde dikenler.

dikenlere vardığında ayaklarındaki acıyla oturdu. koltuğun içinde iyice gömüldü ve gözleri tavanda kafasını boşluğa bıraktı. boşluğunda, içinde, tanrının kafasına vardığında herşey dönüyordu. dışarıdaki yağmur tanrının göz yaşları diye düşündü. işte o an odanın camında patlayan damlalar, gözlerinde patlayan ışığa karıştırlar.

içeri giren sıkıntısı oldu. kuracağı tümceleri olabildiğince hızlı sıraladı. bekledi, pimi dudaklarının arasında. ilk tümcede düşürmeliyim onu, dedi. ama karşısında duran ıslak adam sadece sessizliği ile gelmişti. elindeki poşetten çıkardığı şişeyi sakince açtı. masanın üzerindeki dün geceden kalma bardağı doldurdu ve uzattı. gözleri boştu, iç bile demiyordu. içinden taşan karanlığa gözleri yenik düşmüş, sonra da boğazını kesmişti. ama sanşsız günündeydi; ses tellerini parçalamış, düşüncelerini ezmiş, ama onu öldürmeye yetmemişti.

en az gözleri kadar ıslak olan vücudu, koltuğa devrildi. sadece tek bir nefeste fısıltadı: tanrı

"onu düşünmeye devam edemezsin. hiçliğe ben de kapıldım, biliyorum. yapamazsın. yapmamalısın..."

ikinci nefesinde aklındaki tümcelerini tümlemeye çalışırken, yeterince gücü yoktu, durakladı. üçüncü nefesini verdiğinde aradan geçen zamanı hesaplayacak kadar büyük bir ağrı kafasına saplandı. kaşından akan kan, duvara sıçrayan şaraptı. bardak kafasına ağrıyı saplayınca rahatlamış, kendini duvarda aldığı darbeyle yerde parçalarına ayırmıştı. özgürdü. ölüm özgürlüğünde, görev yapamazlığı ile vardı artık.

sadece kırık bir bardaktan kalan artık.

kendini böyle tanımladı, en az dudak değen kenar. önceden çatlamış, içen herkesin kaçtığı olmuştu. kaçtıkları için diken herkesin gözlerine bakmıştı. biraz biliyor, biraz tahmin ediyordu. tahminlerini bilgi sanıyor, bildiklerini saptırıyordu.

"dikenlerden kaçar çoğu, azı ise bilerek dikene göz atar. kan ile gözyaşıdır onların kustuğu. kustuklarından kaçmamalı, dönüp bakabilmelidir."

bardaklar bile sessizdi..

ikinci şişede herkes susuyordu, sadece yağmur vardı dışarıda. onun susması için sabaha doğacak güneşe ihtiyaçları yoktu. bu gecenin sonunda doğacak sadece bir tanrı olabilirdi. bebek kafalı tanrı. belki de bu yüzden konuşmadıkları her an içtiler, içmedikleri her an kafalarını siktiler. artık ilk kurşunu kimin attığını bile hatırlamıyorlardı. kimse tanrının fikrini sormuyordu. kimse kimsenin fikrini sormuyordu. sadece savaş, sadece bombalar, sadece kan vardı. ancak tek bir sözcük bile ağızlarından çıkmamıştı.

yumuşadı toprak, o kadar suyu içine çektikçe. onlarda yumuşadılar, o kadar alkolü içlerine çektikçe. ikisi de kollarını doladılar. boyunlarında sadece kas vardı. kol kasları. akıllarında ise sadece hiçlik.. tanrıyı kendinde bulmuştu herkes. kendine tapamayanlar ise uykuya dalmıştı.






--
Sylvia Plath
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
--
Anathema - Weather Systems
--




9 Mart 2012 Cuma

yokluk

elleri bardağın çevresinde dolanıyor ve arada dik bakışlar atıyordu. nerde unuttuğunu hatırlamadığı tümcesini buldu. kırık ve eksikti. tamamladı.

biliyorum boynundaki kravatla kendini asmayı düşündüğünü. biliyorum imza attığın kalemle patronunun göğsünü parçalamayı istediğini.

gözlerim yan masada oturanlara kaymış, kulaklarım gürültünün içindeki müzikte kaybolmuştu. önce kulaklarımı buldum, sonra gözlerimi yan masadan geri istedim. farkında olmadan verdiler. zihnimi bulamıyordum, alkolün dibine doğru çöküyordu. devam etti.

sıkıldın değil mi?
işinden, hergün birbirinden farklı ya da aynı, hiç fark etmez, günü yaşamaktan sıkıldın. o günü yaşamaktan. zorunlu olmaktan. keşke bir gün ölebilsen de ertesi gün hiçbirşey olmamamış gibi kalkıp kahvaltı yapsan. bunu düşünüp kendine gülüyorsun. aynada kendine bakmaya korkuyorsun. senden farklı hareket etmesi, seni aynada yok bırakmasından korkuyorsun. kendini görememekten, kendini öldürememekten korkuyorsun.

ellerim masaya vurduğunda birası havada, ağzına bir mola vermek için yol alıyordu. ama benimki döküldü. ıslanan masa dışında kimse ilgilenmedi dökülen bira ile. sadece ses gürültüde eridi yok oldu. ellerim aynı anda sanki vuramadı masaya. senkronizasyon problemim hep vardı zaten. gözlerim kanla doldu bir an, ağzım salya..

bana bak!

gözlerim sadece kırmızı bir perde ve arkasında hareket edenleri görüyordu, anlamıyordum.

anlamıyorsun!

anlamıyorum. işte ben de onu diyorum. ağzımdan akan salya midemi arıyor. damladığı an herşeyi kusmam için. herşeyi kusmak istiyorum. herşeyi. içimde hiçbirşey kalmasın.

susuyor ve dinliyorum. karşımda kırmızı bir perdeden sana bakıyorum.

20 Şubat 2012 Pazartesi

ağır

ağır belki de çok ağır.
elindeki şişenin doldurduğundan daha ağır bir kafa ile banktan kalktı ve yürüyerek uzaklaştı. mırıldanıyordu, tekrarlıyor durmadan kusuyordu:
ağır, belki de, çok ağır.

arkasından bakan gözler, bir ayağının yerde süründüğünü fark ederler ve hep ona takılırlar. söyledikleri karıştırıcıdır. tüm pisliği içeri tıkar ve bir süre başka birşey duymaz kulaklar. içindeki boşluğa yankıdır, fısıldadıkları. attığı her adım ölümüne götürür onu, sürüklenen ayağı ise yaşadığı hayata takılmasını sağlar, düşer hep ve hep düşler kafası burnu gözü ağzı kan doluyken. doluyken boşaltır zaten, hep bir belki de..

15 Şubat 2012 Çarşamba

kesik

planlar değişti. yattığı yerden ayağa fırladı, gözlerindeki alev odayı aydınlatıyordu. masanın üzerinde kayan ışık bıcağın yerini belli ediyor, perdeler dans ederek pencerenin açık olduğunu fısıldıyordu.

kasla doldurulmuş deri, bıçağın baskısı ile yarıldı. derinin içine kastan çok kan doldurulduğu yarıktan akan kan ile ispatlandı.

ispatlanabilecek hiçbirşey kalmamıştı. yaşayabileceği hiçbirşey kalmamıştı. 

perdeye avlanmadan, elindeli bıçağı düşürmeden, pencereye takılmadan, düşüncelerine bakmadan atladı. tek hamlede, elinde, bıçakla öldürdü.

tuttuğu nefes alma yeteği, kaçırdığı acı çekebilme tecrübesiydi. sadece yattı, yerinden bile kalkmadan başını içine gömdü. cesetlerinden önce girdi toprağa, doğduğu bedene, kendine battı. her zaman olduğu gibi kendini ezerek çıktı, aydınlıkta eline yapışan sigarayı ısıdırdı. tükürüğünde boğulan herkes kadar öksürdü. nefesi yetebilecek herkes kadar dumanı üfledi.

dışarıda kendinden geri kalanları izleyerek durdu, pencereden içeriye giren rüzgarla devrildi, şişelerin arasında eriyen gözlerine acıdı. acıyan içine doküldü. çıkartabilediği sadece bol alkollü bir nefes oldu. bitiyor ve bitiriyordu.

gecenin gelişine karanlığın doğuşuna kendinin ölümü eşlik etmeliydi. kapattığı kapı düşüncelerinin koşturduğu koridor gibi karmakarışık bir odadan çıkıştı. girdiği boşluk tüm dünyanın yankılandığı bir okyanustu. dalgalar insanlardan daha az yakıyor, boğulduğu alevler için, yüzdüğü okyanustan fazla dolduruyordu. yakabileceği herşeyi listeliyor, yakamadıklarına sarılıyordu. ayakta durabilmesine imkan vermeyen alkolü kustuğu kaldırımları sigarası ile tutuşturuyor, gözlerine akan ışıkları yakalayamadıkça düşüyordu.

soğuk ve sertti. kaldırmın kenarına düşen yüzü, yerdeki yansımasına, asvaltın karanlığına bakıyordu. gecenin bitişine kulaklarındaki çınlama ile uyandı.

planlar değişti. yattığı yerden ayağa fırladı, gözlerindeki alev sokağı aydınlatıyordu. masanın üzerinde kayan ışık bıcağın yerini belli ediyor, perdeler dans ederek pencerenin açık olduğunu fısıldıyordu.

perdeye avlanmadan, pencereye takılmadan, düşüncelerine bakmadan atladı. tek hamlede, elinde, bıçakla öldürdü.

içerdeydi, gözlerinin önünde, yerdeydi. beyni kafasının dışındaydı. deliliğin sınırlarında bilincinin intiharı ile doğmuştu. herşeye sondan varmış, hiçliğe baştan batmıştı.

yaşayabileceği hiçbirşey kalmamıştı.

küresel zaman

Niçe'ye göre zaman döngüseldir. Bunu hep çember üzerinde zamanın dönüşü olarak düşündüm. H.Günday ise Ziyan'da "Düz bir çizgiden çok bir küreydi zaman. Mükemmel bir küre. Geçmiş, yeterince derine gömülürse gelecekten çıkıyordu." demiş. Şimdi, düşünüyorum; zamanı belki de bir n-sphere olarak tanımlamak lazım. Çünkü varolmayan zamanı düşünürken tanımlamak gerekince böyle bir döngü ancak basit ve karmaşık bir şekilde kullanılabilir. [17.10.2011]