ağır belki de çok ağır.
elindeki şişenin doldurduğundan daha ağır bir kafa ile banktan kalktı ve yürüyerek uzaklaştı. mırıldanıyordu, tekrarlıyor durmadan kusuyordu:
ağır, belki de, çok ağır.
arkasından bakan gözler, bir ayağının yerde süründüğünü fark ederler ve hep ona takılırlar. söyledikleri karıştırıcıdır. tüm pisliği içeri tıkar ve bir süre başka birşey duymaz kulaklar. içindeki boşluğa yankıdır, fısıldadıkları. attığı her adım ölümüne götürür onu, sürüklenen ayağı ise yaşadığı hayata takılmasını sağlar, düşer hep ve hep düşler kafası burnu gözü ağzı kan doluyken. doluyken boşaltır zaten, hep bir belki de..
20 Şubat 2012 Pazartesi
15 Şubat 2012 Çarşamba
kesik
planlar değişti. yattığı yerden ayağa fırladı, gözlerindeki alev odayı aydınlatıyordu. masanın üzerinde kayan ışık bıcağın yerini belli ediyor, perdeler dans ederek pencerenin açık olduğunu fısıldıyordu.
kasla doldurulmuş deri, bıçağın baskısı ile yarıldı. derinin içine kastan çok kan doldurulduğu yarıktan akan kan ile ispatlandı.
ispatlanabilecek hiçbirşey kalmamıştı. yaşayabileceği hiçbirşey kalmamıştı.
perdeye avlanmadan, elindeli bıçağı düşürmeden, pencereye takılmadan, düşüncelerine bakmadan atladı. tek hamlede, elinde, bıçakla öldürdü.
tuttuğu nefes alma yeteği, kaçırdığı acı çekebilme tecrübesiydi. sadece yattı, yerinden bile kalkmadan başını içine gömdü. cesetlerinden önce girdi toprağa, doğduğu bedene, kendine battı. her zaman olduğu gibi kendini ezerek çıktı, aydınlıkta eline yapışan sigarayı ısıdırdı. tükürüğünde boğulan herkes kadar öksürdü. nefesi yetebilecek herkes kadar dumanı üfledi.
dışarıda kendinden geri kalanları izleyerek durdu, pencereden içeriye giren rüzgarla devrildi, şişelerin arasında eriyen gözlerine acıdı. acıyan içine doküldü. çıkartabilediği sadece bol alkollü bir nefes oldu. bitiyor ve bitiriyordu.
gecenin gelişine karanlığın doğuşuna kendinin ölümü eşlik etmeliydi. kapattığı kapı düşüncelerinin koşturduğu koridor gibi karmakarışık bir odadan çıkıştı. girdiği boşluk tüm dünyanın yankılandığı bir okyanustu. dalgalar insanlardan daha az yakıyor, boğulduğu alevler için, yüzdüğü okyanustan fazla dolduruyordu. yakabileceği herşeyi listeliyor, yakamadıklarına sarılıyordu. ayakta durabilmesine imkan vermeyen alkolü kustuğu kaldırımları sigarası ile tutuşturuyor, gözlerine akan ışıkları yakalayamadıkça düşüyordu.
soğuk ve sertti. kaldırmın kenarına düşen yüzü, yerdeki yansımasına, asvaltın karanlığına bakıyordu. gecenin bitişine kulaklarındaki çınlama ile uyandı.
planlar değişti. yattığı yerden ayağa fırladı, gözlerindeki alev sokağı aydınlatıyordu. masanın üzerinde kayan ışık bıcağın yerini belli ediyor, perdeler dans ederek pencerenin açık olduğunu fısıldıyordu.
perdeye avlanmadan, pencereye takılmadan, düşüncelerine bakmadan atladı. tek hamlede, elinde, bıçakla öldürdü.
içerdeydi, gözlerinin önünde, yerdeydi. beyni kafasının dışındaydı. deliliğin sınırlarında bilincinin intiharı ile doğmuştu. herşeye sondan varmış, hiçliğe baştan batmıştı.
yaşayabileceği hiçbirşey kalmamıştı.
kasla doldurulmuş deri, bıçağın baskısı ile yarıldı. derinin içine kastan çok kan doldurulduğu yarıktan akan kan ile ispatlandı.
ispatlanabilecek hiçbirşey kalmamıştı. yaşayabileceği hiçbirşey kalmamıştı.
perdeye avlanmadan, elindeli bıçağı düşürmeden, pencereye takılmadan, düşüncelerine bakmadan atladı. tek hamlede, elinde, bıçakla öldürdü.
tuttuğu nefes alma yeteği, kaçırdığı acı çekebilme tecrübesiydi. sadece yattı, yerinden bile kalkmadan başını içine gömdü. cesetlerinden önce girdi toprağa, doğduğu bedene, kendine battı. her zaman olduğu gibi kendini ezerek çıktı, aydınlıkta eline yapışan sigarayı ısıdırdı. tükürüğünde boğulan herkes kadar öksürdü. nefesi yetebilecek herkes kadar dumanı üfledi.
dışarıda kendinden geri kalanları izleyerek durdu, pencereden içeriye giren rüzgarla devrildi, şişelerin arasında eriyen gözlerine acıdı. acıyan içine doküldü. çıkartabilediği sadece bol alkollü bir nefes oldu. bitiyor ve bitiriyordu.
gecenin gelişine karanlığın doğuşuna kendinin ölümü eşlik etmeliydi. kapattığı kapı düşüncelerinin koşturduğu koridor gibi karmakarışık bir odadan çıkıştı. girdiği boşluk tüm dünyanın yankılandığı bir okyanustu. dalgalar insanlardan daha az yakıyor, boğulduğu alevler için, yüzdüğü okyanustan fazla dolduruyordu. yakabileceği herşeyi listeliyor, yakamadıklarına sarılıyordu. ayakta durabilmesine imkan vermeyen alkolü kustuğu kaldırımları sigarası ile tutuşturuyor, gözlerine akan ışıkları yakalayamadıkça düşüyordu.
soğuk ve sertti. kaldırmın kenarına düşen yüzü, yerdeki yansımasına, asvaltın karanlığına bakıyordu. gecenin bitişine kulaklarındaki çınlama ile uyandı.
planlar değişti. yattığı yerden ayağa fırladı, gözlerindeki alev sokağı aydınlatıyordu. masanın üzerinde kayan ışık bıcağın yerini belli ediyor, perdeler dans ederek pencerenin açık olduğunu fısıldıyordu.
perdeye avlanmadan, pencereye takılmadan, düşüncelerine bakmadan atladı. tek hamlede, elinde, bıçakla öldürdü.
içerdeydi, gözlerinin önünde, yerdeydi. beyni kafasının dışındaydı. deliliğin sınırlarında bilincinin intiharı ile doğmuştu. herşeye sondan varmış, hiçliğe baştan batmıştı.
yaşayabileceği hiçbirşey kalmamıştı.
küresel zaman
Niçe'ye göre zaman döngüseldir. Bunu hep çember üzerinde zamanın dönüşü olarak düşündüm. H.Günday ise Ziyan'da "Düz bir çizgiden çok bir küreydi zaman. Mükemmel bir küre. Geçmiş, yeterince derine gömülürse gelecekten çıkıyordu." demiş. Şimdi, düşünüyorum; zamanı belki de bir n-sphere olarak tanımlamak lazım. Çünkü varolmayan zamanı düşünürken tanımlamak gerekince böyle bir döngü ancak basit ve karmaşık bir şekilde kullanılabilir. [17.10.2011]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)