yavaşça ayağa kalktı. odanın içindeki koku, sigara ve uyku kokusuydu. dudakları yapışmış, gözleri acıyordu. saçlarını karıştırdı, sanki kafasındaki ağrının kaynağını ara gibi. ağır adımlarla odanın içinde dolandı. masanın üzerinde duran kağıtları karıştırdı, birini aldı. okumaya başladı:
İsterim, İsterim
Ağzı açık, bebek tanrı
Sınırsızca kel, bebek kafalı olsa da,
Annesinin memesi için ağlar.
Yarılır ve çatlar kuru volkanlar,
Kum aşındırdı sütsüz dudağı.
Yabanarısını, kurdu ve köpekbalığını çalıştıran
Ve sümsük kuşunun gagasını tasarlayan
Babasının kanı için ağladı sonra.
Kuru gözlerle, o müzmin cet
Doğrulttu adamlarını deriden ve kemikten,
Taçta yaldızlı telden ok uçları,
Kanlı gül bedeninde dikenler.
dikenlere vardığında ayaklarındaki acıyla oturdu. koltuğun içinde iyice gömüldü ve gözleri tavanda kafasını boşluğa bıraktı. boşluğunda, içinde, tanrının kafasına vardığında herşey dönüyordu. dışarıdaki yağmur tanrının göz yaşları diye düşündü. işte o an odanın camında patlayan damlalar, gözlerinde patlayan ışığa karıştırlar.
içeri giren sıkıntısı oldu. kuracağı tümceleri olabildiğince hızlı sıraladı. bekledi, pimi dudaklarının arasında. ilk tümcede düşürmeliyim onu, dedi. ama karşısında duran ıslak adam sadece sessizliği ile gelmişti. elindeki poşetten çıkardığı şişeyi sakince açtı. masanın üzerindeki dün geceden kalma bardağı doldurdu ve uzattı. gözleri boştu, iç bile demiyordu. içinden taşan karanlığa gözleri yenik düşmüş, sonra da boğazını kesmişti. ama sanşsız günündeydi; ses tellerini parçalamış, düşüncelerini ezmiş, ama onu öldürmeye yetmemişti.
en az gözleri kadar ıslak olan vücudu, koltuğa devrildi. sadece tek bir nefeste fısıltadı: tanrı
"onu düşünmeye devam edemezsin. hiçliğe ben de kapıldım, biliyorum. yapamazsın. yapmamalısın..."
ikinci nefesinde aklındaki tümcelerini tümlemeye çalışırken, yeterince gücü yoktu, durakladı. üçüncü nefesini verdiğinde aradan geçen zamanı hesaplayacak kadar büyük bir ağrı kafasına saplandı. kaşından akan kan, duvara sıçrayan şaraptı. bardak kafasına ağrıyı saplayınca rahatlamış, kendini duvarda aldığı darbeyle yerde parçalarına ayırmıştı. özgürdü. ölüm özgürlüğünde, görev yapamazlığı ile vardı artık.
sadece kırık bir bardaktan kalan artık.
kendini böyle tanımladı, en az dudak değen kenar. önceden çatlamış, içen herkesin kaçtığı olmuştu. kaçtıkları için diken herkesin gözlerine bakmıştı. biraz biliyor, biraz tahmin ediyordu. tahminlerini bilgi sanıyor, bildiklerini saptırıyordu.
"dikenlerden kaçar çoğu, azı ise bilerek dikene göz atar. kan ile gözyaşıdır onların kustuğu. kustuklarından kaçmamalı, dönüp bakabilmelidir."
bardaklar bile sessizdi..
ikinci şişede herkes susuyordu, sadece yağmur vardı dışarıda. onun susması için sabaha doğacak güneşe ihtiyaçları yoktu. bu gecenin sonunda doğacak sadece bir tanrı olabilirdi. bebek kafalı tanrı. belki de bu yüzden konuşmadıkları her an içtiler, içmedikleri her an kafalarını siktiler. artık ilk kurşunu kimin attığını bile hatırlamıyorlardı. kimse tanrının fikrini sormuyordu. kimse kimsenin fikrini sormuyordu. sadece savaş, sadece bombalar, sadece kan vardı. ancak tek bir sözcük bile ağızlarından çıkmamıştı.
yumuşadı toprak, o kadar suyu içine çektikçe. onlarda yumuşadılar, o kadar alkolü içlerine çektikçe. ikisi de kollarını doladılar. boyunlarında sadece kas vardı. kol kasları. akıllarında ise sadece hiçlik.. tanrıyı kendinde bulmuştu herkes. kendine tapamayanlar ise uykuya dalmıştı.
--
Sylvia Plath
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
--
Anathema - Weather Systems
--
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder