Taşların arasına, güneşin sızabildiği her yere soğuk da sızıyordu.Ayaklarının karıncalanması, ellerinin yeni uyuşmaya başlaması gecenin artık vazgeçilmez karanlığının kabul edildiğini gösteriyordu. Sahip olduğu sadece üzerindeki elbiselerdi, onlar bile çöpe atılmış tüketim artıklarıydı. Gözleri karanlığın içinde kaybolmuştu. Donmamak için ayağa kalktı, boşlukta attığı ikinci adımda sendeledi. Karanlığın içinde ışığı buldu, sokağın duvarlarına sürtünerek ilerledi. Pürüzlerinde duvarların, aradığı çağrıyı buldu. Cebindeki boya kutusunu çıkardı, tümce net ve bilindikti, ama yanlız değildi:
Mülkiyet hırsızlıktır ve çalışmak kölelik..
Sonsuzluğu bilmeden aramak, sonu bilerek durmamaktı iki nokta.. Sokakta iki nokta arasındaki en kısa mesafeyi eğriler çizerek bulabilirdi. Elindeki şişeyle ağırlığını dengeliyor, devrilmeden yürümesini bu sağlıyordu.
Yarım tümcelerle aklında kayboldu, sızdığı bankta bekledi sabahı ve yarım kalmış herşey gibi bir kenarda kaldı.
31 Ağustos 2013 Cumartesi
2 Haziran 2013 Pazar
tırmanmak
karanlık içinde uyandığında aklına tek birşey geldi.
karanlığın üzerine örtüldüğü..
işte o an gözlerini kapatarak ayağa kalktı, sadece baş dönmesi ile karşılaştı. kimse karşısında durmuyordu. kimse yoktu çünkü.
kimse karşımdaki, kimse?
dudakları yarım tümceler ile salyasını akıtarak kesildi..
masa karmakarışıktı, sokak ise düzenlenmiş. dışarı attığında kendini adımlarını takip etti. anlamsız adımlarının götürdüğü yere gidiyordu. karşısına çıkacak ilk insana kusabilirdi. ilk insan o olabilirdi. hiç kimsenin bilmediği bir dili konuşabilirdi. sadece kendi dilinde sıkıntı vardı.
kafasında dolaşan melodiyi yakalamaya çalıştı, sözleri seçmeye. özünü yakalamaya çalıştı. bugüne kadar hep çalışırmış gibi görünmenin sıkıntısını bildiğinden ağırdı gerçekler.
alone in myself
alone and no way
it's not my logic but i can't get myself no way
i am ugly
i am holy
others want to play with my mind take it away...
city sick
something's wrong in it
brick by brick
perfectly nothing...
don't tell me your truth
into my eyes
just blow it to me
kill that holy with cold blood
aklında eski bir şarkıya takıldı, aklına isyandaydı. bilemedi hiçbir zaman kendinin ne kadar yok olduğunu. işte o anlardan birinde eriyordu. ayaklarının altındaki yol, aklındaki düşünceler herşey eriyordu.
anlıktır, kusmak ve bağırmak..
küçük tümceler ile ilerledi. küçük adımlarla. sallanıyor olması, yıkılacağını göstermiyordu. yıkılsa ne olur ki? kaldırım taşı ile çarpışan bir yanaktan en fazla fışkıracak kan bir bardak şarap kadardır.
karanlığın üzerine örtüldüğü..
işte o an gözlerini kapatarak ayağa kalktı, sadece baş dönmesi ile karşılaştı. kimse karşısında durmuyordu. kimse yoktu çünkü.
kimse karşımdaki, kimse?
dudakları yarım tümceler ile salyasını akıtarak kesildi..
masa karmakarışıktı, sokak ise düzenlenmiş. dışarı attığında kendini adımlarını takip etti. anlamsız adımlarının götürdüğü yere gidiyordu. karşısına çıkacak ilk insana kusabilirdi. ilk insan o olabilirdi. hiç kimsenin bilmediği bir dili konuşabilirdi. sadece kendi dilinde sıkıntı vardı.
kafasında dolaşan melodiyi yakalamaya çalıştı, sözleri seçmeye. özünü yakalamaya çalıştı. bugüne kadar hep çalışırmış gibi görünmenin sıkıntısını bildiğinden ağırdı gerçekler.
alone in myself
alone and no way
it's not my logic but i can't get myself no way
i am ugly
i am holy
others want to play with my mind take it away...
city sick
something's wrong in it
brick by brick
perfectly nothing...
don't tell me your truth
into my eyes
just blow it to me
kill that holy with cold blood
aklında eski bir şarkıya takıldı, aklına isyandaydı. bilemedi hiçbir zaman kendinin ne kadar yok olduğunu. işte o anlardan birinde eriyordu. ayaklarının altındaki yol, aklındaki düşünceler herşey eriyordu.
anlıktır, kusmak ve bağırmak..
küçük tümceler ile ilerledi. küçük adımlarla. sallanıyor olması, yıkılacağını göstermiyordu. yıkılsa ne olur ki? kaldırım taşı ile çarpışan bir yanaktan en fazla fışkıracak kan bir bardak şarap kadardır.
21 Nisan 2013 Pazar
kesmesiyah
masanın karşısında oturup ekrana bakan gözlerinin akışını beklerken, aklında sadece tek bir şey kalmıştı. yokluğun ve hiçliğin yakarışları..
dengenin yokluk ile hiçlik arasında kurulamacağını biliyordu. anlamsız sancıların doğurduğu günlerde nefes alıyordu. nefesini sadece aşkına saklamalıydı, sadece o yüzde patlamalıydı tümceleri. yaktığı tüm kağıtların küllerinde boğulabilirdi, ama o boğazındaki alkol ile gözlerini açtı.
yarattığım karanlık odanın ortasında beyaz tepelere bakarken bulan kendini, karmaşanın rengini işte bulur.
bulduğu sadece kesmesiyah olanların, kendi acılarında boğulanların hırıltısı yankılanır duvarlarda.
müzik hep vardır, yankı bazen..
yankılarına koşarsa bazıları, kapılardaki kilitleri kırmaktır isyan. hep belkide hep isyanda arar durur insan çıkışını. kaçışı olmayan bir labirent gibi, girişi olmayan bir odadır yaratılan. içine doğar karanlığına ölürsün.
rahatça uyuşabilirsin, müzik nettir. gitarları düşünürsün ne zaman gelecek diye..
kendine isyandır, varlığa küfür yaptıkların..
durmadan koştukça oda küçülür.. insan büyür..
dengenin yokluk ile hiçlik arasında kurulamacağını biliyordu. anlamsız sancıların doğurduğu günlerde nefes alıyordu. nefesini sadece aşkına saklamalıydı, sadece o yüzde patlamalıydı tümceleri. yaktığı tüm kağıtların küllerinde boğulabilirdi, ama o boğazındaki alkol ile gözlerini açtı.
yarattığım karanlık odanın ortasında beyaz tepelere bakarken bulan kendini, karmaşanın rengini işte bulur.
bulduğu sadece kesmesiyah olanların, kendi acılarında boğulanların hırıltısı yankılanır duvarlarda.
müzik hep vardır, yankı bazen..
yankılarına koşarsa bazıları, kapılardaki kilitleri kırmaktır isyan. hep belkide hep isyanda arar durur insan çıkışını. kaçışı olmayan bir labirent gibi, girişi olmayan bir odadır yaratılan. içine doğar karanlığına ölürsün.
rahatça uyuşabilirsin, müzik nettir. gitarları düşünürsün ne zaman gelecek diye..
kendine isyandır, varlığa küfür yaptıkların..
durmadan koştukça oda küçülür.. insan büyür..
The Thinker
karşısında dikilen insanların hiçbiri orada değildi. o taş gibi, hareketsiz duruyordu, insanlar akıyordu. yağmur omuzlarından kayıyor, dirseklerinden damlıyordu. rüzgar yaprakları uçuştururken, bulutlar tekrar çatladı. gök kan kusuyor olmalıydı ki ancak acısı dinsin.
dinen hiçbirşey olmadı, ne yağmur ne de acısı..
kusan sadece ayaklarının altında oturan en iyi dostuydu, şarap kokuyordu..
düşündü, hep yaptığı gibi durarak, hep aynı noktaya bakarak. herşey silinmişti. sadece aklını..
neden garip isimler kaldı geriye, gerçekleri sorgulmak için mi?
Bayülkem, Göktulga, Künmat, Pişdar, Rodin
dinen hiçbirşey olmadı, ne yağmur ne de acısı..
kusan sadece ayaklarının altında oturan en iyi dostuydu, şarap kokuyordu..
düşündü, hep yaptığı gibi durarak, hep aynı noktaya bakarak. herşey silinmişti. sadece aklını..
neden garip isimler kaldı geriye, gerçekleri sorgulmak için mi?
Bayülkem, Göktulga, Künmat, Pişdar, Rodin
2 Mart 2013 Cumartesi
ket
ayakkabıların içine parlak çakıl taşları doldurulmuştu. tokanın moda olmasından dolayı sıkıldı, yukarı doğru gözleri yükseldi. vitrinde kendi yansımasına baktı. saçları ve eteği, üzerindeki gömleğin köprü olması ile birleşiyordu. bir saniye içinde onlarca kombinasyon ile elbiselerini gözünün önünden geçirdi, hepsi vitrindeki yansımasında üzerinden aktı. elindeki paketleri düzelterek ayakkabı dükkanına girdi. numarasını ezbere bilen tezgahtar ona tokalı modellerden bir sunum yaparkan o üç tanesini gözüne kestirmişti. hızlı karar verdi, eli çantasında kredi kartını buldu ve bir anda kasadaki görevlinin önüne bıraktı.
cellat önüne atılan kılıcı hızlıca mankinanın içine sapladı. ama bu ölüm için yeterli değildi. acıyı hisseden makina tüm düzeni bozabilecek bir anlamsızlıkla kılıcı geri kusmuştu. celladın da sahibinin de pes etmeye niyetleri yoktu. bir an göz göze geldiler ve cellat hızlı bir şekilde kılıcı tekrar kavradı bu sefer makinanın boynundan aşağı doğru bir hareketle onu eşit olmayan parçalara ayırmaya çalıştı. üçüncü seferde makina direnmeyi bıraktı. kustuğu sadece varlığını sürdürebilmek için ortaya dokülen büyü sözcükleriydi. bir parşömen üzerinde küçük karakterler ile yakılarak yazıldılar. hepsi geri dönüşü olmayan bu büyünün etkisi ile biraz daha soluklaştılar. hepsi yakmayan ateşin içine doğru bir adım daha attılar. hepsi yolculuklarının sonunu bilerek yürüdüler. hepsi sıkıcı hayatlarından ölerek kurtulamadılar.
ayakkabı kutularının eklenmesi ile paketlerinin hacmi daha da arttı, artık dışarı çıkması gerektiğini düşündü. zamanı gelmişti. yeterince almıştı, evde gerekli düzenleme için kafasındakileri sıraya koyması gerekiyordu. oturup bir kahve söyledi. dışarıda gürültü dışında hiçbirşey yoktu. sadece cızırtı ve sürtünme.
herkes oturduğu için topuklarının sesi bir fark yarattı. bir kaç göz yüzünde, bir kaçı da sesin kaynağında takıldı. hiçbiri düşünmedi, refleks dışında hiçbir hareketlerinin anlamı yoktu. hepsi cızırtıya dönüşerek yok oldular. arkasında kalan insanlardan koparak yolda bekleyen taksiye binerken rüzgar yüzüne sürtünüyordu.
güneş saatlerle öldürüldüğünde, sabaha sadece uyku kalmıştı. her köle gibi koşturdu, çalıştı, yorulmadan gülümsedi. anlamsız saatlerini saydı, gözleri ağrıdı, beyni bulandı ve midesi karıştı. sadece sıkıntı kustu.
yorulmuştu..
mesai bitimiş, servis hareket etmişti. nehirde ilerleyen kayıklar ve onların içindeki köleler ile yolculuk başlarken günün dedikodusu camlarda buğu bırakıyordu. sırayla boşalan kayıklardan insanlar hızlı ve anlamsız adımlarla kaçıştılar. o bir an durdu. yönünü değiştirdi. yıllardır önünden geçtiği kalablık sokağa ve sokağın kollarından daha az kalabalık olana girdi. önünde durduğu bara yıllardır girmemişti. içerde topuk sesini bastıran bir müzik ve sigara dumanı vardı. sürtünme sadece ateşin yayılmasını sağlıyor, insanlar asık suratları ile oturuyordu. masanın ayaklarına dayanmış bankı çekerek oturdu. votka istedi, buzlu.
önünde duran boş bardağın dolmasını istiyordu. suratı asılıyor, üstündeki kıyafetlerin yarattığı farklılığı kalabalıkta eriyordu. işte o an küçük bir kuş votkayı masaya bıraktı. gözleri kesiştiği an yutkunarak bağırdı: teşekkür ederim. kız müziğe verdiği kulaklarını yok sayarak dudakları okudu, anladı ve kendi dudakları ile geçiştirdi: bir şey değil.
birşeydi, o dudaklar ağızına götürdüğü sigara ile ayrı birşeydi. votkasını yudumlarken kızı izliyordu. umursamazlığına bakıyor, kollarını takip ediyordu.. bir votka daha istedi, birşey daha değdi gözlerine. gözlerindeki damarlar. o damarların merkezine baktı. başı döndü, fısıldadı. kendi bile duyamadı, içinde bile ezildi sözcükler. ama ses tellerinde titreyen harfler sözcükleri bağlamış, gözleri o çukura bakmıştı bir kere.
gürültü, duman ve kalabalık bir anda kesildi. ortaya çıkan kılıç celladı da kesti. dışarı beraber çıktılar, sarhoş sokakları boş olanlara bağladılar. eve yaklaştıklarında yağmur yeni başlamıştı. herkes ıslandı, sadece sessizlik tüm kuruluğu ile sürtündüğü herşeyi yakıyordu. kaldırımlar yağmurla yumuşamış, banklar eriyerek akıyordu.birbirleriyle eridikleri o gece, sabah güneşi ile buharlaştılar. sabah odada sadece buhar vardı, ölümle aşkın karıştığı.
cellat önüne atılan kılıcı hızlıca mankinanın içine sapladı. ama bu ölüm için yeterli değildi. acıyı hisseden makina tüm düzeni bozabilecek bir anlamsızlıkla kılıcı geri kusmuştu. celladın da sahibinin de pes etmeye niyetleri yoktu. bir an göz göze geldiler ve cellat hızlı bir şekilde kılıcı tekrar kavradı bu sefer makinanın boynundan aşağı doğru bir hareketle onu eşit olmayan parçalara ayırmaya çalıştı. üçüncü seferde makina direnmeyi bıraktı. kustuğu sadece varlığını sürdürebilmek için ortaya dokülen büyü sözcükleriydi. bir parşömen üzerinde küçük karakterler ile yakılarak yazıldılar. hepsi geri dönüşü olmayan bu büyünün etkisi ile biraz daha soluklaştılar. hepsi yakmayan ateşin içine doğru bir adım daha attılar. hepsi yolculuklarının sonunu bilerek yürüdüler. hepsi sıkıcı hayatlarından ölerek kurtulamadılar.
ayakkabı kutularının eklenmesi ile paketlerinin hacmi daha da arttı, artık dışarı çıkması gerektiğini düşündü. zamanı gelmişti. yeterince almıştı, evde gerekli düzenleme için kafasındakileri sıraya koyması gerekiyordu. oturup bir kahve söyledi. dışarıda gürültü dışında hiçbirşey yoktu. sadece cızırtı ve sürtünme.
herkes oturduğu için topuklarının sesi bir fark yarattı. bir kaç göz yüzünde, bir kaçı da sesin kaynağında takıldı. hiçbiri düşünmedi, refleks dışında hiçbir hareketlerinin anlamı yoktu. hepsi cızırtıya dönüşerek yok oldular. arkasında kalan insanlardan koparak yolda bekleyen taksiye binerken rüzgar yüzüne sürtünüyordu.
güneş saatlerle öldürüldüğünde, sabaha sadece uyku kalmıştı. her köle gibi koşturdu, çalıştı, yorulmadan gülümsedi. anlamsız saatlerini saydı, gözleri ağrıdı, beyni bulandı ve midesi karıştı. sadece sıkıntı kustu.
yorulmuştu..
mesai bitimiş, servis hareket etmişti. nehirde ilerleyen kayıklar ve onların içindeki köleler ile yolculuk başlarken günün dedikodusu camlarda buğu bırakıyordu. sırayla boşalan kayıklardan insanlar hızlı ve anlamsız adımlarla kaçıştılar. o bir an durdu. yönünü değiştirdi. yıllardır önünden geçtiği kalablık sokağa ve sokağın kollarından daha az kalabalık olana girdi. önünde durduğu bara yıllardır girmemişti. içerde topuk sesini bastıran bir müzik ve sigara dumanı vardı. sürtünme sadece ateşin yayılmasını sağlıyor, insanlar asık suratları ile oturuyordu. masanın ayaklarına dayanmış bankı çekerek oturdu. votka istedi, buzlu.
önünde duran boş bardağın dolmasını istiyordu. suratı asılıyor, üstündeki kıyafetlerin yarattığı farklılığı kalabalıkta eriyordu. işte o an küçük bir kuş votkayı masaya bıraktı. gözleri kesiştiği an yutkunarak bağırdı: teşekkür ederim. kız müziğe verdiği kulaklarını yok sayarak dudakları okudu, anladı ve kendi dudakları ile geçiştirdi: bir şey değil.
birşeydi, o dudaklar ağızına götürdüğü sigara ile ayrı birşeydi. votkasını yudumlarken kızı izliyordu. umursamazlığına bakıyor, kollarını takip ediyordu.. bir votka daha istedi, birşey daha değdi gözlerine. gözlerindeki damarlar. o damarların merkezine baktı. başı döndü, fısıldadı. kendi bile duyamadı, içinde bile ezildi sözcükler. ama ses tellerinde titreyen harfler sözcükleri bağlamış, gözleri o çukura bakmıştı bir kere.
gürültü, duman ve kalabalık bir anda kesildi. ortaya çıkan kılıç celladı da kesti. dışarı beraber çıktılar, sarhoş sokakları boş olanlara bağladılar. eve yaklaştıklarında yağmur yeni başlamıştı. herkes ıslandı, sadece sessizlik tüm kuruluğu ile sürtündüğü herşeyi yakıyordu. kaldırımlar yağmurla yumuşamış, banklar eriyerek akıyordu.birbirleriyle eridikleri o gece, sabah güneşi ile buharlaştılar. sabah odada sadece buhar vardı, ölümle aşkın karıştığı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)