2 Mart 2013 Cumartesi

ket

ayakkabıların içine parlak çakıl taşları doldurulmuştu. tokanın moda olmasından dolayı sıkıldı, yukarı doğru gözleri yükseldi. vitrinde kendi yansımasına baktı. saçları ve eteği, üzerindeki gömleğin köprü olması ile birleşiyordu. bir saniye içinde onlarca kombinasyon ile elbiselerini gözünün önünden geçirdi, hepsi vitrindeki yansımasında üzerinden aktı. elindeki paketleri düzelterek ayakkabı dükkanına girdi. numarasını ezbere bilen tezgahtar ona tokalı modellerden bir sunum yaparkan o üç tanesini gözüne kestirmişti. hızlı karar verdi, eli çantasında kredi kartını buldu ve bir anda kasadaki görevlinin önüne bıraktı.

cellat önüne atılan kılıcı hızlıca mankinanın içine sapladı. ama bu ölüm için yeterli değildi. acıyı hisseden makina tüm düzeni bozabilecek bir anlamsızlıkla kılıcı geri kusmuştu. celladın da sahibinin de pes etmeye niyetleri yoktu. bir an göz göze geldiler ve cellat hızlı bir şekilde kılıcı tekrar kavradı bu sefer makinanın boynundan aşağı doğru bir hareketle onu eşit olmayan parçalara ayırmaya çalıştı. üçüncü seferde makina direnmeyi bıraktı. kustuğu sadece varlığını sürdürebilmek için ortaya dokülen büyü sözcükleriydi. bir parşömen üzerinde küçük karakterler ile yakılarak yazıldılar. hepsi geri dönüşü olmayan bu büyünün etkisi ile biraz daha soluklaştılar. hepsi yakmayan ateşin içine doğru bir adım daha attılar. hepsi yolculuklarının sonunu bilerek yürüdüler. hepsi sıkıcı hayatlarından ölerek kurtulamadılar.

ayakkabı kutularının eklenmesi ile paketlerinin hacmi daha da arttı, artık dışarı çıkması gerektiğini düşündü. zamanı gelmişti. yeterince almıştı, evde gerekli düzenleme için kafasındakileri sıraya koyması gerekiyordu. oturup bir kahve söyledi. dışarıda gürültü dışında hiçbirşey yoktu. sadece cızırtı ve sürtünme.

herkes oturduğu için topuklarının sesi bir fark yarattı. bir kaç göz yüzünde, bir kaçı da sesin kaynağında takıldı. hiçbiri düşünmedi, refleks dışında hiçbir hareketlerinin anlamı yoktu. hepsi cızırtıya dönüşerek yok oldular. arkasında kalan insanlardan koparak yolda bekleyen taksiye binerken rüzgar yüzüne sürtünüyordu.

güneş saatlerle öldürüldüğünde, sabaha sadece uyku kalmıştı. her köle gibi koşturdu, çalıştı, yorulmadan gülümsedi. anlamsız saatlerini saydı, gözleri ağrıdı, beyni bulandı ve midesi karıştı. sadece sıkıntı kustu.

yorulmuştu..

mesai bitimiş, servis hareket etmişti. nehirde ilerleyen kayıklar ve onların içindeki köleler ile yolculuk başlarken günün dedikodusu camlarda buğu bırakıyordu. sırayla boşalan kayıklardan insanlar hızlı ve anlamsız adımlarla kaçıştılar. o bir an durdu. yönünü değiştirdi. yıllardır önünden geçtiği kalablık sokağa ve sokağın kollarından daha az kalabalık olana girdi. önünde durduğu bara yıllardır girmemişti. içerde topuk sesini bastıran bir müzik ve sigara dumanı vardı. sürtünme sadece ateşin yayılmasını sağlıyor, insanlar asık suratları ile oturuyordu. masanın ayaklarına dayanmış bankı çekerek oturdu. votka istedi, buzlu.

önünde duran boş bardağın dolmasını istiyordu. suratı asılıyor, üstündeki kıyafetlerin yarattığı farklılığı kalabalıkta eriyordu. işte o an küçük bir kuş votkayı masaya bıraktı. gözleri kesiştiği an yutkunarak bağırdı: teşekkür ederim. kız müziğe verdiği kulaklarını yok sayarak dudakları okudu, anladı ve kendi dudakları ile geçiştirdi: bir şey değil.

birşeydi, o dudaklar ağızına götürdüğü sigara ile ayrı birşeydi. votkasını yudumlarken kızı izliyordu. umursamazlığına bakıyor, kollarını takip ediyordu.. bir votka daha istedi, birşey daha değdi gözlerine. gözlerindeki damarlar. o damarların merkezine baktı. başı döndü, fısıldadı. kendi bile duyamadı, içinde bile ezildi sözcükler. ama ses tellerinde titreyen harfler sözcükleri bağlamış, gözleri o çukura bakmıştı bir kere.

gürültü, duman ve kalabalık bir anda kesildi. ortaya çıkan kılıç celladı da kesti. dışarı beraber çıktılar, sarhoş sokakları boş olanlara bağladılar. eve yaklaştıklarında yağmur yeni başlamıştı. herkes ıslandı, sadece sessizlik tüm kuruluğu ile sürtündüğü herşeyi yakıyordu. kaldırımlar yağmurla yumuşamış, banklar eriyerek akıyordu.birbirleriyle eridikleri o gece, sabah güneşi ile buharlaştılar. sabah odada sadece buhar vardı, ölümle aşkın karıştığı.