31 Ağustos 2016 Çarşamba

yıldırım

Yıldırım düştü, yerden gökyüzüne doğru bir toz bulutu dağıldı. Masa titrek olsa da üzerindeki şişe devrilmeden beklerken bardaktan son damla dilinde dağılıyordu. İşte o an içinde denizin delirdiği, rüzgarın uçurduğu yapraklar ile sadece karmaşa vardı. Aydınlık sadece trafik lambasıydı, tüm dünya karanlık ama siyah içiydi. Şişe boşalmış, kalbi şişmiş, gözleri boş kalmıştı. Kafasında kocaman bir delik tüm karanlığı, rüzgarı, denizi, yaprakları, yıldırımı, şarabı, trafiği, lambayı içine alıyordu. Ağzı ile sıktığı kurşunlar karşısındakini kör eder ama öldürmeyi beceremezdi. Kendini öldürme düşüncesini kaybetmiş, isteği olmamış birinin başkasını öldürmesi nasıl olabilirdi ki. Ama oldu, kör gözler uçuruma yol oldu.
Adımlar net, rüzgar cesaret vericiydi. Uçurum ise sessiz ince bir ıslık ile davet ediyordu. Gözler görmesi gerekeni kaybedince, kayba neden olan sözcükler mi itmiş olur?
Yoksa insan kendi mi koşar hep uçuruma?
Kenarında oynamak başka..
Ölüme küfürler sallayarak boşluğa kusmak yalnızlık. Ama dostun sözcükleri ile ile düşmek, düşerken aşağıdakilerden önce yere vurmak ve dibi aramak.
İnsan düştüğü kadar ölür, öldükçe katil olur düşlerin, katil her zaman kölesidir düşüşün..
İnsan ölür düştüğü kadar,
Damla damla özgürlük kaybolur
Öldükçe katil olur düşlerin
Düşüşün kölesidir
Hep, zaman her
Düşüş ölüme özgürlük kaybı ile gelir uçuruma aşıksan ve ancak düşlerin katili seni iter o uçuruma, her zaman sen kendinden
Geçersin hep ölüm vardır en dipte
Ama hep dener sonunda uçurumun senindir
Ölür düşler atladığında
Özgürlük düşerken kulaklarını kesen rüzgardır
Sadece yanılsama
Sen rüzgar olursun
Hep denersin, farklı sırada aynı sözcükler ile farklı anlamlar arasın
Ama en dipte hep ölüm, hep kölelik  vardır
Celladın hep dostun, içindeki hep yalnızlıktır
..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder